Gel Gör Ki - efkarisamimi.net

 
  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Şiir Üzerine - I

  Sayın Mete Bey  (İsim değiştirilmiştir.)
  
    ………………………………
    ………………………………
   
    Şiirlerimi oldukça ilginç ve alışılmışın dışında bulduğunuza ve beğendiğinize çok sevindim. Ancak içerik bakımından romantizmden uzak olduğu gibi, bazılarının da (örneğin, Parayım Ben, Benim Adım Yalan) gerçekçi olmakla birlikte çok sert ve acımasız olduğunu belirtiyorsunuz.
    Bu konudaki görüşünüze tamamen katılıyorum. Amacım, alışılmışın dışında, çıplak gerçekleri dillendiren ve acımasızca eleştiren şiirler yazmaktır. Aslında ‘Parayım Ben ve Benim Adım Yalan’ olmak üzere bazı şiirlerin sizi incitip rahatsız etmiş olması, amacıma ulaştığımı gösteriyor. Çünkü çıplak gerçek her zaman acıdır ve insanı rahatsız eder ve etmelidir de. Cenap Şehabettin’in dediği gibi, “Gerçekleri güneşe benzetirler, doğrudur. Gözlerimizi yaralar korkusuyla çok kez bakamayız.” Kendimi, eleştirdiğim insanın ve dünyanın –haşa- dışında ve üstünde görmüyorum. Karşısında eli kolu bağlı, çaresiz kaldığım gerçekler bana daha çok acı veriyor, ama bu, gerçekleri yazmamı engellemiyor, tam tersine, beni bunları haykırmaya zorluyor. Kapitalizmin ürünü olan modern(!) insanın, paranın esiri olduğunu ve yalansız yaşayamaz duruma geldiğini, daha doğrusu, getirildiğini kabul etmek zorundayız.
    Neden bu tür şiir yazdığıma gelince: Homer’den bu yana belli başlı şiirlerin konusu, ölmenin ve öldürmenin –ister savunma ister saldırı, hatta ister yağmalama amacıyla olsun- yüceltilip kutsanması olmuştur. Ölüme koşmak, öldürmek -korkudan da olsa- yiğitlik, kahramanlık sayıldığı için, daha çok da şiirle destanlaştırılmıştır. Şiirdeki bu eğilim “milliyetçilik” döneminde doruğa ulaştı. Nâzım Hikmet’in “Kuvayi Milliye”si yiğitlik ve kahramanlık şiirlerinin en güzel, en temiz örneğidir, çünkü saldırganlık ve yağmacılık değil, en kutsal hak olan savunma destanlaştırılmıştır –ki daha çok, yazıldığı dönem için geçerlidir elbette.
    Vatanını, milletini savunmak için (ki İngiliz emperyalizmi için sömürgelerde savaşan asker de vatan savunması için öldürdüğüne ve öldüğüne inanıyordu) ölmek ve öldürmek bu dönemde daha çok yüceltilip kutsandı. Bu, hâlâ dünyanın birçok bölgelerinde (ülkemizin güneydoğusu da dâhil) dökülen kanlarla yaşatılmaya çalışılsa da, bu tür şiirlerin hiçbir anlamının kalmadığına inanıyorum.
    Dinî kaynaklı, Tanrı’yı özlerinde arayanların (İslami Tasavvuf akımlarında bunun sayısız örnekleri vardır) dillerinden ve kalemlerinden çıkan şiirleri bir tarafa bırakırsak, insan ve doğa sevgisi, daha çok da cinsel aşk, şiirin hiç kurumayan kaynağı olmuştur. Cinsel aşk her geçen gün daha çok metalaştırıldığı hâlde, yüz yılı aşkın bir zamandır dünyada ‘ucuz aşk şiiri enflasyonu’ yaşanmaktadır. Birçoğu oldukça basit olan bu tür şiirlerin insana hoş vakit geçirtmek ve onu tatlı hayallere sürüklemekten başka bir işe yaradığı söylenebilir mi?..
    Yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü yazılan kör milliyetçi (Arif Nihat Asya vb. gibi) ve milliyetçi-mukaddesatçı (Mehmet Akif, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek vb. gibi) şiirlerin günümüz evrenselliğinde insanlara verebileceği olumlu bir mesaj yoktur artık. İnsanın ufkunu genişletmekten çok, daraltıp onu fanatikleştirmeye yaramaktadır. Cinsel aşkın bir meta gibi pazarlandığı günümüzde, aşk üzerine yazılan şiirler ise bence çocuksu bir romantizmden öteye gidememektedir –kaldı ki çağımızın paradan başka hiçbir değer tanımayan süper tüketim toplumu, insanın ilk gençlik döneminin saf ve temiz romantikliğini de yok etmektedir.
    Tüketim potansiyeli göz önüne alınarak, dünyanın en ücra köşelerini dahi acımasız büyük sermayeye kazandırmak amacıyla dayatılan bir küreselleşme olgusu yaşanmaktadır. Günümüzde şiirin işlevi, insani değerleri bir yandan yok ederken, birçoğunu da bir meta gibi pazarlayan, insanı kendisine yabancılaştırıp insanlıktan çıkaran ve robotlaştıran ve parayı tanrılaştıran emperyalist sermayenin ipliğini pazara çıkarmak olmalıdır. Hayvanların, mesela bir köpeğin insanlaştırıldığı (ki bunun gerçek hayvan sevgisiyle hiçbir ilişkisi yoktur) ve insanın bir hayvan gibi aptallaştırılarak bir üretim ve tüketim makinesi hâline sokulmaya çalışıldığı çağımızda, sözde modern uygarlığın gerçek yüzünü teşhir etmek, her bilinçli ve vicdan sahibi insanın görevidir, inancıma göre. Elde bulunan her olanak –şiir, roman, gazete köşesi vb.- kullanılarak günümüzün acı gerçekleri, çok geç olmadan, dile getirilmeli ve tutulan aynada insanın kendisini görmesi sağlanmalıdır.
    Bugün dünyanın bir-iki bölgesindeki (ki bunlar hayati önem taşıyan gaz ve petrole sahip ülkelerdir) sıcak savaşlar dışında, emperyalist kapitalizm kendisini öylesine ustalıkla maskelemiştir ki, büyük sermayenin ülkesi ve milleti tamamen birbirine karışıp sınırlar silinmiştir. Buna karşı düşünsel ve kültürel alanda verilmesi gereken kavga her geçen gün daha da zorlaşmakta, hatta imkânsızlaşmaktadır. Paranın iktidarına hizmet için yaratılan kültlerle, insanlar öylesine uyuşturulup budalalaştırıldılar ki, bir sinema yıldızının, bir futbol idolünün yaralanmasına, bir pop yıldızının ölümüne gözyaşı döken milyonlar, yüz milyonlar, yeryüzünde yüz milyonlarca insanın çektiği acılar, savaşlarda öldürülen yüz binlerce masum çocuk-kadın-yaşlı ve her gün açlıktan ölen on binler için en ufak bir üzüntü ya da duyarlılık göstermiyorlar. Ve bu, emperyalist kapitalizmin yarattığı süper tüketim toplumunun ulaşmak istediği, insanı robotlaştırıp bilinçsiz bir tüketim makinesi durumuna getirme hedefidir ve bunda oldukça başarılı olmuştur. O kadar ki, bu toplumlarda, insan, üretilen her türlü pisliği sürekli tüketme ihtiyacı duymakta ve ağzında biberon olmadan yaşamakta güçlük çekmektedir. Günümüz düşünürlerinin, romanın ve şiirin ödevi, insanlara bu evrensel gerçekleri anlatmak olmalıdır. Bir gariplikler, saçmalıklar ve gizemler yumağı hâline getirilip düzenin hizmetine sokulan sanatı, bu kölelikten kurtarıp kitlelerin hizmetine sokmalıdır.
    Her şeyin adı konulmalıdır artık. Nâzım, ülkemizde meselelerin adını en doğru biçimde koyan şairlerin başında gelir. Zaten bu yüzden devrin egemenleri tarafından zindana atılmıştır. Şiir, insanları gizemli ve romantik ninnilerle uyuşturmak için değil, silkeleyip uyandırmak için yazılmalıdır. Nâzım’ın da bir şiirinde belirttiği gibi, artık şarkı dinlemenin değil, şarkı söylemenin zamanıdır. Emperyalist kapitalizmin küresel yalanları karşısındaki en etkili silah, yine kapitalizmin kendi dayattığı hayatın acı gerçekleridir. Bu gerçekleri haykırmalıdır şiir. 
    Şiir yazma konusunda da düşüncelerimiz farklı: Ben, sizin gibi şiirin ilhamla değil, birikimle yazıldığı inancındayım. Romantik aşkı ve doğa sevgisini çeşitli biçimlerde anlatan kimi şairler, bu şiirleri yalnızca ilhamla yazdıklarını söyleseler de, belli bir bilgi ve tecrübe birikimi olmadan bunları yazamayacakları bellidir. Hele de siyasi ve felsefi şiirler belli bir birikimin eseridir. Goethe, “Faust”u ilhamla değil, belli bir bilgi ve birikim sonucu yazmıştır. Nâzım Hikmet, “Kuvayi Milliye” ve özellikle de “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı sadece bir esin sonucu değil, belli bir bilinç, inanç ve yoğun bir birikim sonucu yazmıştır. Aynı şey roman için de geçerlidir. Belli bir bilinç ve birikim olmadan nasıl yazılabilir ciddi bir roman? Şiir aslında, hikâye ya da romanın değişik biçimde, daha çok duygu yüklenerek, zevkle ve daha çabuk okunabilecek şekilde yazılmasıdır. Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki durumunu, Nâzım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları” kadar güzel ve gerçekçi bir biçimde anlatan başka bir tarih kitaAncak şiirin okunduğu gibi kolay ve çabuk yazılmadığını –hele de uzun soluklu olanların- burada ifade etmeliyim. Siyasi ve felsefi içerikli her şiir, uzun süren sancılı bir doğumun sonucudur. Daha yazmaya başlamadan, kişi bütün zihinsel ve düşünsel gücüyle konuya odaklanıyor ve şiir tamamlanıncaya kadar da başka bir şey düşünemez oluyor. İşte böyle bir sürecin sonunda doğum gerçekleşiyor. Bu bazan günlerce, hatta haftalarca sürebiliyor. Esas olan, şairin gözlemlediği, yaşadığı olayları ve gerçekleri beyninden ve yüreğinden dışarı taştığı biçimde kâğıda dökmesidir. Bunu yaparken, rahat ve zevk alınarak okunabilmesi için şiirselliğe ve şiirin akıcılığına özen göstermesi gerekir elbette.
    Hulki Can’ın sorduğu gibi, “Günümüzde açlık, yokluk, yoksulluk, baskı, şiddet, savaş ve işgalle her zamankinden daha çok kanayan ve acı çeken dünyamızda şairlerin sorumluluğu nedir?” sorusunu ben de kendime soruyorum ve Nâzım’ın, “Bir aşk şiiri bile özünde siyasi bir anlam taşır…..” düşüncesini tamamen paylaşıyorum.
    Anlayışınıza sığınarak şiir konusunda bazı yetkin isimlerden alıntılar yapmak istiyorum: “…Anlamsızlığın adını çok anlamlılık, kişiliksizliğin yönünü çok yönlülük koymuş bir şiir anlayışı sürüp gidiyor işte… Alkışlanıyor, ödüllendiriliyor bu belirsizlik, bu meselesizlik örnekleri.” (A. Budak),         “… medya dediğimiz sektör kendisi için medyatik nesneler yaratmak peşine düşmüştür ve kendi anlayışı içinde sanatçıları değerlendirme yoluna gitmiştir…” (Ö. İnce),  “… Sayıklayan şair en iyi şair sayılmaya başladı. Buna ‘ne güzel sayıklamışsın’ denmiyor da ‘ne güzel imge bulmuşsun’ deniyor.” (S. Nezir), “Son yıllarda şiir yazan şair(!) de ütopyasızlıktan hiç de şikâyetçi görünmüyor. (…) Türkiye şiir öznelerinin büyük bir kısmı feodal ya da liberaldir. Dünyayı yorumlayacak özgünlükten yoksundur.” (A.Şimşek),     “… Bilineni bilinmeze, görüneni görünmeze, duyulanı duyulmaza, kısacası, somutu soyuta itmek değildir Şiir’in işi. Tam tersi: Bilinmezi bilinir, görünmezi görünür, duyulmazı duyulur, duyumsanmazı duyumsanır, algılanmazı algılanır yapmaktır…” (H. Hüseyin Korkmazgil), “Kapitalizm insanı yüzeyselleştirirken, onu koruyacak değerlerden işe başlar. Sanata, özellikle şiire düşman olunmasının nedeni budur….” (Veysel Çolak)  
    Ne var ki, yalnızca ünlü ve isim yapmış şair ve yazarların kitapları satıldığı, yani kâr getirdiği için, bu kişilerin yazdıkları –anlamsız da olsa- güzel ve doğru bulunuyor ve yayınlanıyor. Bu tutum bütün dünya için geçerli. Düşünceleri, yani yazdıkları yayınlanmadığı için insanlara ulaşamayan nice düşünür, yazar ve şair gelip geçmiştir bu dünyadan. Bunların sayısı muhakkak ki tanınanlardan çok daha fazladır. Bu tutum yüzünden insanlık nice güzel düşüncelerden mahrum kalmıştır, kim bilir… Tanınmış bir yazar ya da şair olsaydım şiirlerimi değişik bir gözle okuyacağınızdan eminim. Âşık Veysel’in dediği gibi:
    Güzelliğin on par’etmez,
    Şu bendeki aşk olmasa.
    Sadece tanınmış birinin kaleminden çıktığı için önemli sayılıp yayınlanan ve okunan nice şiir ve romanlar var. Size çok ünlü iki şairin birer şiirini yazıyorum. Benim birkaç şiirimle karşılaştırırsanız, bana hak vereceğinize inanıyorum.

1.    …………………………

Haydi (mehmet*), vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlünce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,Göster hükmettiğin mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti (mesut*),
Al getir sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

2.     ……………………………..   
   
Meryem ana Tanrıyı doğurmadı
Meryem ana Tanrının anası  değil
Meryem ana analardan bir ana
Meryem ana bir oğlan doğurdu
Âdemoğullarından bir oğlan
Meryem ana bundan ötürü  güzel bütün suretlerinde
Meryem ananın oğlu bundan ötürü kendi oğlumuz gibi
                                                                       yakın bize Kadınlarımızın yüzü  acılarımızın kitabıdır
acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan
karabasanlar gibi çizer kadınların yüzünü.

Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların
göllerde ışıyan seher vakıtları  gibi.

Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların,
görelim görmeyelim karşımızda dururlar
                   gerçeğimize en yakın ve en uzak.
 
 

En iyi dileklerimle.

    Hasan Denis Kalkan
 
 

* Şiirin tanınmasında ipucu olmasın diye başka sözcük koydum.

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Şubat 2010 12:30 )  

Ulti Clocks content