Son yıllarda Atatürk’ü eleştirmek demokratlığın raconu olmaya başladı. Büyük getirisi olduğu için bu moda giderek yayılıyor. Hükûmetin, Ergenekon olayını, hukuk ve demokrasiyi yerleştirmek amacıyla değil, Türkiye’yi bir İslam devletine dönüştürmek için kullandığını görebilmek için siyasi bilimler okumuş olmak gerekmez. Bugünkü Hükûmet’in polisi ve yargıyı da hizmetine alıp, laik ve demokrat kurumları yavaş yavaş tasfiye ederek, amacına doğru sessiz ve derinden, adım adım yürümekte olduğunu görmezlikten gelen büyük demokrat kalemşorlarımızın ağızlarından ve kalemlerinden ilim damlıyor…
Bu beylerden biri, çok ağırbaşlı, oturaklı ve de alim bir köşe yazarı, kendisiyle yapılan çok ciddi bir röportajda, kendisi gibi alim bir gazetecinin sorduğu ilmî sorulara ilmî cevaplar veriyor: Neymiş efendim, Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal dini, yani İslam’ı kullanmış ve hatta mücadeleyi yürütebilmek için kurulan Büyük Millet Meclisi’nin açılışını Kuran’la duayla yapmış. Hatta 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında, II. Abdülhamit’ten daha da İslamcı imiş. Büyük bir sır veriyormuş gibi söylüyor bunları. Hâlbuki Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilali adlı kitabında ve özellikle Doğan Avcıoğlu’nun Millî Kurtuluş Tarihi isimli kapsamlı eserinde bütün bunların nedenleri belgelerle açıklanıyor. Bu siyasi alimimizin, bu sırrı ifşa ederken, çok daha önemli olan bir sırrı açıklamaya pek dili varmıyor ve kıyısından köşesinden dolanıyor. Mustafa Kemal’in, bunu, kurtuluş mücadelesini daha güçlenmeden boğmak, bağımsızlık ateşini daha alevlenmeden söndürmek amacıyla dini istismar eden halife sultana karşı yapmak zorunda kaldığını es geçiyor.
Yalnız saltanatını düşündüğü için işgalci emperyalist devletlere her türlü ödünü veren ve fazlasını da vermeye hazır olan Halife-Padişah Efendimizin, tahtını ve tacını kurtarmak amacıyla, millî mücadeleyi örgütleyenleri dinsiz ve kâfir ilan edip, Mustafa Kemal’in ölümüne fetva verdiğini, başına para ödülü koyduğunu; gene halife ve din adına çıkarılan kanlı ve kahredici isyanların Kurtuluş Mücadelesi’ni yok etmek üzere olduğunu söylemiyor.
Halife Efendimizin kullandığı bu çirkin ve çok tehlikeli silahı, sahibine çevirmekten başka bir çıkar yol bulamayan Mustafa Kemal’in bu meşru davranışını dinin istismarı biçiminde yorumluyor. Neredeyse bugün iktidara gelmek veya iktidarda kalmak için ve de teokratik bir devlet kurmak maksadıyla halkın dinî inançlarını istismar eden takiyyeci politikacılarla aynı kaba koyuyor Atatütk’ü.
Mustafa Kemal dini siyasi çıkarlar için kötüye kullanan biri olsaydı, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra laikliğe yönelir miydi hiç?.. Çok uzun süren savaşlarda tarumar olmuş bir ülkeyi ve halkını kendi kendine yeter güce kavuşturmak, millet bilinci ve özgüven kazandırmak için her alanda reformlar yapmak için yırtınmasına ne gerek vardı?.. Her cuma beyaz bir atın sırtında camiye gitmesi yeterdi, ölünceye kadar iktidarda kalması için… Bu, rakı içmesine, özel yaşamını arzuladığı biçimde düzenlemesine asla engel teşkil etmezdi. Alkol ve hatta afyon düşkünü olan bazı Osmanlı halife-padişahlarının bu konuda hiçbir sıkıntılarının olmadığı ve haremlerinde nasıl tatlı bir hayat yaşadıkları bir sır değildir… Ayrıca, ülkemizin İslamcı politikacı ve devlet adamlarının dindarlıkta örnek aldıkları Arap ülkelerinin kral, emir ve şeyhlerinin çoğunluğunun, saraylarında (ve de haremlerinde) nasıl bir yaşam sürdürdüklerinin, hangi tür içkileri yudumladıklarının (elbette kem gözlerden uzak) bilinmesi, dinde riyâkarlığın hiç de zor olmadığını göstermeye yeter sanırım.
Hem yüksek bürokrasi ve hükûmete hem de orduya hâkim olan Atatürk, klasik anlamda bir iktidar peşinde koşsaydı bir hanedan dahi kurabilirdi. Ama O, ülkenin ve toplumun ancak fikri ve vicdanı hür yurttaşların omuzlarında yükselebileceğini ve gerçek özgürlüğün ise yalnız ve ancak laik bir toplumda doğup gelişebileceğini bildiği için laiklik ilkesine sarıldı. Çünkü belli dogmalara dayanan din, asla demokratik olamaz. Eşyanın tabiatındadır bu. Teokratik toplumlarda, sürekli dinin oluşturduğu çelik bariyerlere çarpan özgürlüğün gelişmesi asla mümkün değildir. Kısaca, dinî temellere oturan bir sistemde ve de dinin siyasi çıkarlar için istismar edildiği bir toplumda özgürlük ve demokrasiden söz edilemez.
Efendim, Kâzım Karabekir’in desteği olmasaymış Anadolu’da milli mücadele hareketinin örgütlenmesi mümkün olamazmış. Hatta Mustafa Kemal’i Kurtuluş Savaşı sırasında iktidar pozisyonuna taşıyan Kâzım Paşa ve yakın düşünce arkadaşlarıymış. Bunu söyleyen zat, Karabekir ve düşünce arkadaşlarının, aslında saltanat ve halifeliğin kurtarılması amacıyla Mustafa Kemal’i destekledikleri gerçeğini ya bilmiyor ya da bildiği hâlde es geçiyor.
Neymiş efendim, Mustafa Kemal millî mücadele yıllarında bir yandan İngiltere, Fransa ve İtalya gibi işgalci devletleri doğrudan karşısına almamış, hatta ABD’ye göz kırpmış, şirin görünmeye çalışmış, bir yandan da kimi zaman komünizme sempati duyduğunu ifade etmiş. Evet bunlar doğrudur. Çünkü uzun savaşlarda tükenmiş, silahları büyük ölçüde elinden alınmış, birçoğunun ayağına çarık dahi bulamadığı ve elindeki silahlarla işgalci güçlerin alay ettiği bir halkla ve düzenli bir ordu henüz ortada yokken, bu devletlere doğrudan savaş açmanın kesin olarak yenilgiye ve esarete götüreceğini biliyordu Mustafa Kemal.
İç savaş ve emperyalist devletlerin kuşatması başta olmak üzere bir sürü güçlükle boğuşurken, başka bir deyişle, kendisi varolma savaşı verirken, TBMM Hükûmeti’ni ve ülkenin bağımsızlığını resmen tanıyan ilk büyük devlet, genç Sovyetler Birliği olmuştur. Bu devlet yalnızca zamanın Rus birliklerini Doğu’daki işgal edilmiş bölgelerden geri çekmekle kalmamış, üstelik hatırı sayılır miktarda silah, cephane ve para yardımı yapmıştır. Alman emperyalizminin de teşvik ettiği Pan-İslamizm temelinde kurulacak büyük Turan imparatorluğu rüyalarına başından beri karşı olup, kurtuluş ve bağımsızlığı “misak-ı millî” sınırları içinde gören Mustafa Kemal’in bu tutumunda, en büyük rakibi Enver Paşa’nın komploları büyük bir rol oynamıştır.
Ülkeyi büyük bir felakete sürükleyen İttihat ve Terakki iktidarının iflasından sonra, yakın arkadaşlarıyla gizlice yurtdışına kaçan Enver Paşa’nın Rusya’ya geçerek, bir gecede büyük bir komünist(!) olup, hâlâ rüyasını gördüğü Turan imparatorluğunu kurabilmek için Komünist Partisi’nin, özellikle de Lenin’in desteğini kazanmaya çalıştığı ve Mustafa Kemal’i Turan’a giden yolda en büyük engel saydığı için, onu gene Sovyetler’in yardımıyla elimine etmek istediği, dahası millî mücadele hareketine katılmış olan bazı taraftarları (İttihatçılar) aracılığıyla bu yolda her türlü entrikaya başvurduğu unutulmamalıdır. Buna rağmen, Lenin’in, Kurtuluş Savaşı yıllarında ülkedeki bir avuç komünistin varlığına tahammül edemediğini ve onların etkisiz kılınmaları için (bunlardan bazılarının, özellikle de Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de tuzağa düşürülüp öldürülmelerinde ne derece bilgi sahibi olduğu tartışılabilir) her türlü önleme başvurduğunu bildiği Mustafa Kemal’i desteklemiş olması, onun komünizme eğilimli olduğu yolundaki açıklamalarından değil, başını çektiği millî kurtuluş hareketinin zamanın ve Anadolu’nun koşullarına uygun olduğunu görmüş olmasındandır.
Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin’le yakınlık kurup onun güvenini kazanmaya çalışması ve bunu bir ölçüde başarmış olması da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Kurtuluş Savaşı’nın Atatürk’ün uzak görüşlülüğü, pragmatik akılcılığı ve taktisyenliği sayesinde başarıya ulaştığı inkâr edilemez bir gerçektir.
Efendim, Atatürk tek partiye inanıyormuş. Bu, o dönemde halkın çok partili demokrasiyi taşıyacak kültür ve sosyal bilinç düzeyinde olmadığı hiç düşünülmeden, gelişigüzel söylenmiş bir söz. Türkiye halklarının bugün bile çok partili demokrasiyi gerçekten anlayıp ona sahip çıkabilecek sosyal ve siyasal bilinç düzeyinde olmadığı (ki cehalet ve dinî inançların sömürülmesinden kaynaklanan bu olguda her iki unsur elbette birbirini beslemektedir) göz önüne alınırsa, doksan yıl önceki durumu varın siz düşünün. Öte yandan, o dönemin sosyal ve kültürel yönden gelişmiş toplumlarında bile sosyoekonomik fırsat eşitliğine dayanan çok partili bir demokrasi yoktu. ABD çok partili ya da çoğulcu demokrasiye örnek gösterilemez, çünkü o ülkede ezelden beri nöbetleşe hükûmet (iktidar demiyorum, çünkü orada gerçek iktidar sadece az ya da çok tüm dünyayı sömüren büyük sermayedir, yani küresel tröstler ve kartellerdir) kuran iki partinin birbirinden hiç farkı yoktur ve bu özelliğiyle ABD yalnız kâğıt üzerinde çoğulcu demokrasidir bence. Devlet denen aparatı ve medyayı hizmetine alan büyük sermaye öylesine güçlü bir sistem kurmuştur ki, sözde demokratik seçimlerle (ki büyük sermayenin istemediği hiçbir aday başkan seçilemez) başa gelen başkan, istese bile bu sistemi değiştiremez. Kuzu postuna bürünmüş kurtların, başka bir deyimle, yumuşak eldivenli sermayenin yönettiği bu ülkenin yurttaşlarının büyük çoğunluğu özgür olduklarına inanan modern kölelerdir. Bir insanın köle sayılması için mutlaka eline ayağına zincir vurularak veya fiziksel şiddet uygulanarak belli kişiler için çalıştırılması gerekmez. Biçimsel demokrasilerin taktığı kadife eldivenle, totaliter rejimlerin kullandığı sert eldiven sonuçta aynı amaca hizmet etmektedir. Birincisi, göz boyayıp yönlendirerek, daha doğrusu aldatarak, ikincisi ise sert kurallar koyarak açıktan açığa köleleştirir.
Kaldı ki Atatürk, güdümlü de olsa karşıt bir partinin kurulmasına iki kez ön ayak oldu. Ne var ki, bu muhalif fırkaların ilkini kuran Kâzım Karabekir ve arkadaşları, hükûmet olabilmek için her şeyden önce dini ve onu temsil eden hocaları, şıhları ve ağaları kullanmaya kalkıştı. Bu partinin kapatılmasından çok sonra kurulan parti de aynı yola saptığı için kapatıldı. 1940’ların ortalarında kurulup, 1950’de iktidara gelen DP de aynı şeyi yaptı. Çünkü bu partilerin önderleri ve kurucu kadroları, gerçekten ülkeye özgürlük ve demokrasi getirmek için değil, kendileri iktidara gelmek ve onun nimetlerinden yararlanmak için parti kurdular. Ellerindeki en büyük koz, halkın cehaleti ve dinî duygularıydı. Türkiye halklarının bu niteliği, o günden bugüne dek gelip geçmiş parti ve hükûmetlerin büyük çoğunluğu tarafından istismar edilmiştir, hatta kimileri tarafından açıktan açığa kullanılmıştır. Bugün bile bir parti, halkın cehaletini, siyasi bilinçsizliğini ve dini istismar ederek başa gelebiliyor ve iktidarını rahatlıkla sürdürebiliyorsa, yetmiş seksen yıl öncesinin vahametini varın siz düşünün.
Aynı ağır ve oturaklı kalemşorlar, Atatürk’ün Kürt isyanlarını çok sert bir şekilde bastırdığını yazıyorlar. Bunun nedenlerini ve hangi koşullarda uygulandığını da açıklamak dürüstlüğün gereğidir. Osmanlı döneminde, özellikle 19. yüzyılda meydana gelen Kürt isyanları da devlet tarafından zaman zaman sert biçimde bastırılmıştır. Ancak o devrin isyanları, daha çok Kürt beyleri ve aşiret reisleri arasındaki anlaşmazlık ve kavgalardan kaynaklanıyordu. Bunda saltanat yönetiminin de büyük payı vardı. Ya doğrudan sultan tarafından ya da servet peşinde koşan kimi vezirlerce (paşalar) bazı bey ve aşiret reislerine imtiyazlar tanınması veya devletçe arkalanması, diğerlerinin husumetini çekmiştir. Ayrıca, Kürtlerin birleşip güçlenmelerini önlemek amacıyla beyler birbirlerine karşı kullanılmışlardır. Bunun için bir veya ikisine büyük imtiyazlar tanımak yeterliydi. Elbette ki bütün bunların, zaten toprak kölesi (serf) olan Kürt halkının kanına, iliğine kadar sömürülmesini de beraberinde getirmesi devletin umurunda değildi.
Cumhuriyet dönemindeki Kürt isyanlarını, hem genç ve zayıf Cumhuriyet’in içinde bulunduğu psikolojik durum hem de bu isyanların karakteri ve emperyalist bir devletin, bölgedeki çıkarlarını koruyacak, sözde bağımsız bir devlete ihtiyaç duyması açısından değerlendirmek gerekir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı’nın çıkarlarına jandarma olarak kullanılamayacağı (en azından o dönem için) çok iyi biliniyordu.
Kürt isyanlarının en büyüğü sayılan Şeyh Said ayaklanması, bağımsızlıktan çok saltanat ve hilafet’in geri getirilmesi amacına yönelikti. Şeyh Said ve diğer ağa, şıh ve aşiret reislerini harekete geçiren, şeriatın kaldrılmasıyla, halk üzerindeki hâkimiyetlerini ve böylelikle de imtiyazlarını yitirme korkusu olmuştur. Şer’i mahkemelerin kaldırılıp yerine dünyevi bir hukuk sisteminin kurulması; medreselerin kapatılıp yerine seküler nitelikli okulların açılması, feodal sistemin sonunu getirebilirdi. Atatürk ve Cumhuriyet yönetiminin bile feodaliteyi tamamen ortadan kaldırmaya gücünün yetmeyeceğini (bunun nedenleri ayrı bir tartışma konusudur) bilmiyorlardı henüz… Atatürk’ün ölümünden sonra, bu alanda gösterilen sınırlı ve bir o kadar da içtenliksiz çalışmalar ise 1950’lili yıllarda tamamen durdurulmuş ve siyasi çıkar sağlamak (biçimsel demokrasilerde parmak hesabı çok önemlidir) amacıyla ağalar, şeyhler rehabilite edilmiştir.
Yukarıda belirtilen faktörlere Balkan ve 1. Dünya savaşlarındaki acı kayıpların ve bundan kaynaklanan korkuların henüz geçmemiş olduğunu katarsak, Atatürk’ün tutumunu objektif ve yansız olarak değerlendirmek mümkündür. Ayaklanmalar sırasında isyancıların öldürdükleri kolluk güçleri ve devlet memurlarının sayısı, isyanı bastırmak için katledilen suçlu suçsuz insan sayısıyla kıyaslanamayacak kadar az olsa bile, bunun hükûmet güçlerini acımasızca intikama kışkırttığı unutulmamalıdır. Dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde, isyanların az ya da çok acımasızca bastırıldığı bilinmektedir. Elbette ki yukarıda belirttiğim bölünme korkusu, bölgedeki Kürt halkının zorla asimile edilmesine yönelik politikayı haklı kılamaz. Ancak etnik unsurun ve makro veya mikro millîyetçiliğin bugün bile kışkırtıldığını ve bazı kesim ya da grupların iktidarı için bu duyguların açıkça istismar edildiğini göz önünde bulundurursak, Atatürk’ün bundan 70, 80 veya 90 yıl önceki milliyetçiliği daha doğru ve objektif bir biçimde değerlendirebiliriz.
Büyük toplumsal ve siyasi hareketleri yöneten önder ve kadroların karar ve uygulamaları, ancak içinde yaşadıkları çağa ve koşullara göre değerlendirilirse doğru bir yargıya varılabilir. Mao ve arkadaşları, Çin’de egemen olan feodalizme ve ülkeyi işgal etmiş olan emperyalist devletlere karşı ölüm kalım savaşı verirken, bunu yalnızca Komünist Partisi’nin öncülüğünde yaptıkları ve de bağımsızlığa kavuştuktan sonra, feodalizmi tasfiye etmeye çalışırken, başka partilerin kurulmasına izin vermedikleri için eleştirmek ne derece doğrudur…
“Cumhuriyet’ten önce Türk ve Kürt halklarını İslamiyet bağı birleştiriyordu” söylemi, hilafete duyulan bir özlem gibi geliyor bana. Ne var ki, Türkiye’yi bir İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürmekle bu sorunun çözümleneceğini hiç sanmıyorum. Birlikte barış içinde yaşanmak isteniyorsa, bu sorunun çözümü için yalnızca yasalarla biçimsel eşitlik sağlamak yeterli olamaz. Kafalarda da çözümlenmesi gerekir. Yalnız yurttaş olarak değil, insan olarak da aynı seviye ve aynı değerde olunduğuna, yani bir halkın diğerinden üstün veya aşağı olmadığına hem Türklerin hem de Kürtlerin yürekten inanmaları gerekir.
Büyük çoğunluğu Türk milliyetçisi olup kafalarda kemikleşmiş yargıları söküp atacak bilinç ve olgunluğa ulaşamadıkları için yüreklerinin derinlerinde kendilerini üstün gören gazete kalemşorlarının Atatürk’ü kötüleyerek Kürt halkının haklarını savunmaları gülünç geliyor bana. Bunu, dışarıda sürekli kadın-erkek eşitliğinden ve kadın haklarından dem vuran birinin, evde her akşam karısına dayak atmasına benzetiyorum. Gönül isterdi ki günümüzün hükûmeti, demokratik açılımı dışarıdan esen rüzgârla yelkenlerini sürekli şişirerek iktidarını sürdürmek ve “teokratik despotizm” amacına adım adım yaklaşmak için değil, insan hakları ve demokrasiye gerçekten inandığı için yapsın, ama iktidara gelmek ve ilelebet kalmak için dini merdiven olarak kullanan zihniyetin özgürlük ve demokrasi için gerçekten kavga vermesi olanaksızdır. Ne yazık ki Kürt açılımı hikâyesi, tıpkı yıllardır çiğnenen Alevi açılımı sakızı gibi, oy potansiyeli olan siyasi malzeme olarak kullanmaktadır.
Bir zamanlar bazı solcu ve devrimci grupların kullandığı “halklar” sözcüğüne dahi tahammül edemeyen sicilli “ülkücü”lerin, kafalarındaki tortuları temizlemeden, Atatürk’ü eleştirerek, hatta kötüleyerek, sahte demokrasi pazarında fiyatlarını artırmaya çalışmaları kaderin çok acı bir oyunu olsa gerek. Çünkü bu tavır, Büyük Fransız Devrimi’nin kazanımları yok edilerek, tekrar iktidara gelen kent ve toprak aristokrasisinin, yani kralcıların, tüm hatalarına rağmen kafalara özgürlük, eşitlik ve kardeşlik düşüncesini yerleştiren devrimcileri eleştirmesine benziyor. Yüzyıllarca köylüleri köle gibi kullanan boyarların, bu imtiyazlarına son veren Lenin’i amansızca eleştirmelerini andırıyor.
İngiltere ile dostluk kurma girişimlerini herkesten önce Atatürk’ün başlattığını belirten fırsat kalemşorlarımız, Atatürk’ün bağımsızlığa ne denli önem verdiğini, kapitülasyonlara ve bunun sonucu olan “düyûn-u umumiye”ye karşı nasıl bir kavga verdiğini ya bilmezden geliyor ya da bilmiyorlar. Türkiye’nin her alanda kendine yeterli duruma gelmesi amacıyla temel endüstri kollarının kurulup gelişmesi için büyük çaba harcadığını ve bunda başarılı da olduğunu söylemeye dili varmadığı gibi, binbir güçlükle kurulan bu endüstri kollarının, 1950’lerden itibaren ABD başta olmak üzere, Batılı sanayi ülkelerinin tavsiye ve istekleri doğrultusunda adım adım yok edilip, ülkenin ekonomik bakımdan dışarıya bağımlı duruma getirildiğinden ve bu politikaların hâlâ yürürlükte olduğundan bir tek kelimeyle dahi söz etmiyorlar.
Türkiye’nin bağımsızlığını pekiştirmek ve bölgede barışın kalıcı olmasını sağlamak için, Atatürk’ün yakın uzak komşu ülkelerle hangi “pakt”ların kurulmasına önayak olduğunu, zamanın en tehlikeli faşist diktatörleri olan Hitler ve Mussolini’den uzak durduğunu ya bilmiyor ya da bilmek istemiyorlar. Bir köşe yazarımızın, bir dostluk antlaşmasını imzalamaya ömrü yetseydi, Atatürk’ün de bağısızlıktan ödün vermiş olacağını ima etmesi, eğer gerçeği saklamıyorsa, yakın tarihi bilmediğini gösterir. Hâlbuki Atatürk’ün ölümünden bugüne, gelip geçen hükûmetlerin izlediği dış politikalar incelendiğinde, ülkenin nasıl adım adım dışa (özellikle ABD ve onun müttefiki Batılı sanayi ülkelerine) bağımlı hâle getirildiği kolaylıkla görülür.
Bu yazıyı okuyanlar, Atatürk goygoyculuğu yaptığımı düşünmesinler sakın. Toplumsal ve siyasi bir bilince ulaştığım 1960’lı yılların ortalarından beri hem Atatürk’ün putlaştırılmasına, hem de Atatürk kültünü kullanarak darbe yapan postallı faşizme karşı olan biriyim. Ancak bununla birlikte, bütün eksikliklerine rağmen (çünkü o zamanın koşullarına göre üstyapıda çok cesur adımlar atılabilmiş, ama feodalitenin altyapıda tasfiyesine güç yetmemiştir) Türkiye’deki anayasa, hukuk, eğitim, kadın hakları ve daha birçok alandaki demokratik kurumların temellerinin Atatürk tarafından atıldığını da çok iyi biliyorum. Bunu söylemek, her şeyden önce dürüstlüğün gereğidir. Atalarımızın dediği gibi, “Yiğidi öldür, ama hakkını yeme.” Eğer bu atılımlar (ister devrim, ister inkılap deyin) aradan geçen 80 yılda daha da ileriye götürülememişse, tam aksine, dal dal budanarak geriye doğru götürülmüşse, bunda Atatürk değil, ondan sonra iktidara gelmek ve de iktidarını sürdürmek için dini istismar etmek başta olmak üzere her şeyi mübah sayan zihniyettir. Bunda, demokrasiyi ve ileri yürüyüşü yalnızca biçim ve gardropta gören postallı despotların da payı vardır elbette.


